12 Haziran 2009 Cuma

Mekik değil şınav çekin

Uzmanlar, göbek eritmek için şınav çekmenin daha etkili olduğunu açıkladı.

ABD’NİN en çok satan dergilerinden Newsweek, son sayısında, dünyada milyarca insanın hergün düz bir karın için çektiği mekiğe yer verdi. Uzman doktorlarla konuşan dergi, okuyucularına “mekik çekmeyin” uyarısında bulundu. Kanada’daki Waterloo Üniversitesi omurilik biomekaniği uzmanı Stuart McGill, “Omurilikteki her diskin içinde sıvımsı bir hücre çekirdeği bulunuyor. Çekirdek, her mekikte diske yaklaşarak onun esnemesine ve şişmesine neden oluyor. Bu da aşırı sırt ağrılarına, omurilik zedelenmesine neden olabiliyor” dedi.

Zorlama zararlı

Teksas Sırt Ağrıları Enstitüsü Başkanı Dr. Richard Guyer de “Mekik çekmek, sırtınızın en hassas noktasına baskı uygulanmasına neden olur. Bu bölge, vücutta en çok sinir hücresi bulunan bölge. Bu kısmı korumanız gerekirken baskı uygularsanız, kendinize en büyük kötülüğü yapmış olursunuz” diye konuştu. Guyer’e göre, bir kası ya da vücut bölgesini çalıştırmanın en iyi yolu, o kastan “yapması beklenen hareketleri, en üst sınırlarına kadar zorlamak. Buna göre mekik çekerken, omurilik eğilip kalkıyor. Öte yandan omuriliğin yapması gereken şey dik durmak, yani mekik çekmek insanın ”doğasına“ da aykırı. Uzmanlar bunun yerine, şınav çekmeyi öneriyor. Şınav çekerken, karın bölgesine, bacakların önüne ve sırta baskı uygulanıyor. Tüm bu hareketler de bu kaslardan beklenen hareketler. Sırt sağlığı ve düz bir karına sahip olmanın en sağlıklı yollarından bir başkası ise yere yatarak bacaklarınızı olabildiğince havaya kaldırmak olabilir. Daha sonra da yere bir santim kadar indirip kaldırmak.

Besin zehirlenmesinde dikkat edilecek hususlar

Besin zehirlenmelerine yol açan zararlı organizmalar gıdalara farklı biçimlerde bulaşabilir. Yemeklerin hazırlanmasına ve saklanmasına dikkat ederek gıda zehirlenmesini önemli ölçüde önleyebilirsiniz

Dr. Hasan İnsel

Besin zehirlenmesi bakteriler, parazitler ya da virüsler gibi zararlı organizmaların bulaştığı besinlerin yenilmesiyle ortaya çıkan bir hastalık durumudur. Genellikle ishalin ilk belirti olduğu besin zehirlenmesi; halsizlik, mide bulantısı, kusma ve mide kramplarıyla kendini belli edebilir. Aynı yemekten yiyen birçok kişide görülmesi besin zehirlenmesinin tipik özelliklerinden biridir. Kesin tanı için bazen dışkı ya da kan testi gerekebilir. Belirtilerin ortaya çıkmasına kadar geçen zaman ve belirtilerin şiddeti ve süresi, kişinin genel sağlık durumuna, enfeksiyon etkeni olan organizmanın türüne ve gücüne göre değişir.

Çoğu zaman besin zehirlenmesi birkaç günde düzelir. Ne var ki bazı besin zehirlenmeleri ciddi durumlara yol açabilir. Botulizm veya E. coli O157: H7 enfeksiyonu gibi bazı ciddi besin zehirlen-meleri durumunda, acil yoğun bakım tedavisi gerekebilir. Besin zehirlenmesi hafife alınmamalıdır, mümkünse daha ilk belirtilerde doktora danışılmalıdır, bazen basit gibi görünen bir olay kısa sürede çok ciddi durumlara dönüşebilir.

Besin zehirlenmesine bağlı ishallerde, ishali durduran ilaçlar toksinlerin dışkıyla vücuttan atılmasını önleyerek durumu daha da kötüleştirebilir. Bunlardan özellikle belirtiler çıktıktan sonraki ilk altı saatte kaçınmak gerekir. Bu ilaçlar ancak doktor tavsiyesiyle kullanılabilir.

Sıcak havalarda renkleri soğuk tutun

Uzmanlar fizyolojik etkileri nedeniyle insanları sıcak havalarda bazı renklerden uzak durmaları konusunda uyardı.

Renk bilimci Metin Yahya Üster, psikolojik ve fizyolojik etkileri nedeniyle insanları sıcak havalarda bazı renklerden uzak durmaları konusunda uyardı.

Üster, yaptığı açıklamada, her rengin psikolojik ve fizyolojik etkileriyle insana sevgi, mutluluk, başarı, huzur ve güç gibi özellikler yüklediğini söyledi.

Rastgele renk kullanarak giyinmenin kişiyi ruhsal ve psikolojik yönden kötü etkileyeceğini belirten Üster, yanlış kullanılan renklerin insanların kendileriyle bağlantı kurmasını engellediğini vurguladı.

Sıcak havaların giderek daha fazla etkili olmaya başladığını, bu nedenle giysilerde renk tercihlerinin önem kazanmaya başladığını dile getiren Üster, doğru tercihlerin özellikle yaz döneminde insanları rahatlatacağını ve kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayacağını anlattı.

Üster, sıcak yaz günlerinde fazlaca güneş ışığına maruz kalacak kişilere öncelikle beyaz renkli giysiler önerdiğini ifade ederek, beyazdan sonra tercih edilecek renklerin, opal tonlarda yani her rengin en açık tonu ile soğuk renk gruplarına ait olması gerektiğini vurguladı. Üster, şöyle konuştu:

"Sıcak renkler, yaz mevsiminde çokça tercih edilmemeli. Bu renkler, adı üstünde sıcak bir karaktere sahip olduğundan kişiyi hararete sürükleyebilir. Sıcak renkler sırasıyla kırmızı, turuncu ve sarıdır. Isı derecesinin yüksek olduğu yerlerde, sıcak renkler yoğunlukta kullanılırsa kişilerin hem daha çok sıcaklamalarına hem de sinir sistemlerinin gerilmesine neden olacaktır.

Soğuk renkler ise ısının frenine basarak ortamı dengelemekde çok başarılıdır. Soğuk renk grubuna ise öncelikli olarak mavi ve moru koyabiliriz. Tabii devamında mavinin versiyonları turkuaz ve çivit mavi ile yine aynı aileden olan lila, pembe ve eflatun da soğuk renklerdendir. Yeşil ise ne sıcak ne soğuktur. Yeşil, sıcak renk ailesinden sarı ile soğuk renk ailesinden mavinin birlikteliğinden doğan ara bir renktir. Siyah ve beyazdan hiç bahsetmedik. Çünkü bu ikisi renk değil. Siyah renklerin kaybolduğu, beyaz da renklerin var olduğu bir alan. Fakat siyah ve beyazın mevsimsel kullanımda çok önemli rolü var. Siyah, güneş ışığını yani ısıyı çektiği için yazın tercih edilmemeli. Tam tersi beyaz güneş ışığını geri gönderdiği için giyimde ve dekorasyonda yazın tercih edilebilir. Bu anlamda beyaz da soğuk bir karaktere sahiptir diyebiliriz."

Dünyanın en popüler 8 diyeti

Latince kökeni "günlük gıda tüketimi" anlamına gelmesine karşın, bugün daha çok "formda kalmak ve sağlıklı olmak için beslenme" anlamına gelen "diyet" kelimesi, günümüzde artık kadın ve erkek ayrımı olmaksızın herkesin yaşamının içinde yer alıyor. Günümüzde "kilo vermek, kilo korumak amaçlı, yaşam biçimi olarak kabul edilen gıda ve içecek tüketimi" olarak tanımlanan diyet, coğrafi bölgelere, tüketim alışkanlıklarına dayalı yüzlerce farklı seçenekte karşımıza çıkıyor. ABD’de bulunan, internetten de yayın yapan Medicalnews Grubunun yaptığı ve yayımladığı araştırmaya göre, ulaştığı kişi sayısı, alınan olumlu geri bildirimler, basında yer alma sıklığı gibi kriterler göz önünde bulundurulduğunda, zaman zaman başta ABD olmak üzere farklı ülkelerde tartışmalara neden olan Atkins diyeti, hala en popüler diyet olma özelliğini koruyor.

Karın ağrısı deyip geçmeyin

Uzmanlar,karın ağrılarının nedenleri arasında çok ciddi hastalık belirtilerinin olabileceğine dikkat çekiyor.

Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Osman Nuri Dilek, karın ağrılarının nedenleri arasında ciddi hastalık belirtileri olabileceğini belirterek, altı saati geçen karın ağrılarında kesinlikle hekime müracaat edilmesi gerektiğini söyledi.

Karın ağrılarının yüzeysel nedenler yanında, ciddi hastalıklardan da kaynaklanabileceğine dikkati çeken Prof. Dr. Dilek, şöyle konuştu:
Karın ağrısı hastalarımızda sıkça karşılaştığımız bir bulgudur. Mutlaka ciddiye alınmalıdır. Karın ağrısının pek çok farklı yüzeysel sebeplerden olabilir, ama 1/3’ü ameliyatlıktır. Bu, çok ciddi bir rakamdır. Özellikle altı saat içinde kendiliğinden iyileşmeyen karın ağrısı çekenlerin mutlaka hekime başvurmaları gerek. Karın ağrısı enfarktüs habercisi bile olabilir. Bu durumda ölüm riski de artar.”

Prof. Dr. Dilek, karın ağrılarının çoğunluğunun karın içinde bulunan organlara ait hastalıklardan kaynaklandığını belirterek, “Karın ağrıları ülser, ishal ve su kaybı gibi basit nedenlerden kaynaklanabileceği gibi, organ delinmeleri, bağırsak tıkanmaları, bağırsakların karın içindeki boşluklara girerek fıtık oluşturarak boğulmaları, bağırsakların yapışması, kendi etrafında dönmesi, ürolojik hastalıklar, kadın hastalıklarına ait patolojiler, tümörler ve safra kesesi taşları nedeniyle de olabilir” diye konuştu

11 Haziran 2009 Perşembe

Sıcaklıklar arttı, yaz hastalıklarına dikkat

Tatil planlarının yapılmaya başlandığı şu günlerde, uzmanlar aşırı sıcak havalarda özellikle çocuklar konusunda ailelerin dikkatli olması gerektiği belirtildi. Hastalıklara karşı çocukların dirençlerinin daha düşük olduğunu söyleyen Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Hüseyin Tatar, güneş ışınlarının direk etkisi ile oluşan güneş çarpması ve yanıkların burun kanamaları, sıcakla artan terleme ve bunu karşılayamayan ter bezleri nedeni ile oluşan isilik, mantar gibi rahatsızlıklara yol açtığını bildirdi.

Dr. Tatar, cilt rahatsızlıkları, bisiklet, kaykay paten kullanılarak yapılan aktiviteler sonucu düşme, çarpma ile oluşan travmalar, aşırı ve bazen de temiz olmayan su tüketimi ile mide asidini aşabilen mikroorganizmaların yol açtığı mide barsak hastalıklarının da başgöstereceğini söyledi. Güneş ışınlarının yaz ishalleri, ağaçlık, açık alanlarda piknik, gezinti yapılırken sık karşılaşılan arı, böcek, yılan ve akrep sokmaları havuzda yüzme sonucu oluşan göz ve deri enfeksiyonları gibi rahatsızlara da sebep olduğunu anlatan Dr. Hüseyin Tatar, "Güneş yanığı eğer sadece deride kızarıklık ve ağrı hissi ile kendisini gösteriyorsa bu birinci derece bir yanıktır ve 24-48 saat kadar süren ağrı, deride gerilme, yanma hissi devam edecektir. Deriyi nemli tutacak kremler ve ağrıyı kesecek şuruplar tedavide kullanılabilir. Deride kabarma ve içi su dolu kesecikler varsa artık 2. derece yanık söz konusudur. Bu durumda bir doktora başvurulması ve özel yanık pansumanlarının yapılması gerekecektir." dedi.

Yaz aylarında sıcakların artmasıyla birlikte çocuklarda en sık güneş yanıklarının görüldüğünü söyleyen Tatar, ultraviyole ışınlarının, özellikle 1 yaşın altındaki bebeklerin cildini olumsuz etkilediğini belirtti. Güneş ışınlarının ultraviyole etkisinin insan derisinde yıllar içinde birikerek cilt kanserleri ve cilt hastalıklarına yol açabileceğine değinen Dr. Tatar, güneşten koruyucu kremlerin sadece güneşin en dik geldiği 10.00-15.00 saatleri arası deniz kenarında değil, bebekler açık havada gezdirilirken bile sürülmesi gerektiğinin de altını çizdi. Güneş çarpması ve yanığına karşı özellikle bol sıvı tüketilmesi ve güneş koruyucu kremlerin kullanılmasını isteyen Dr. Tatar, sarışın, renkli gözlü ve beyaz tenli çocukların güneş ışınlarından daha fazla etkilendikleri için aileleri bu konuda daha dikkatli olmaya çağırdı.

Güneş yanıklarından başka güneş çarpmalarının da sık görülen hastalıklar arasında yer aldığını söyleyen Dr. Hüseyin Tatar, güneşte 2-3 saat boyunca oyun oynayan çocukların acil servise bulantı, kusma ve yüksek ateşle başvurabileceğini söyledi. Tatar, "Bu gibi durumlarda Çocukların ilk olarak ateşini düşürülmeli, eğer ağır bir güneş çarpması varsa, çocuğun bilinci yerinde değilse hastaneye yatırıp, kanındaki elektrolitlerine (sodyum ve potasyum gibi) bakılıp, serum takılması gerekebilir. Terlemeyle kaybettiği kanındaki eksikleri yerine koymaya çalışılmalıdır. Hafif güneş çarpmalarında aile evinde de müdahale edebilir. Çocuk hemen ılık suya sokulabilir." dedi.
Güneş yanıklarını önlemek için koruyucu kremlerin en az 30 faktör koruyuculukta olması gerektiğine değinen Dr. Hüseyin Tatar bu tarz ürünlerin içinde katkı maddesi bulunmamasına, kimyasal özellikte değil de fiziksel bariyer oluşturacak özellikte olmasına dikkat edilmesi gerektiğini belirterek kimyasal bariyer etkisi olan koruyucuların, bebeklerin ciltlerine zarar verebileceğini söyledi

Stres ömrü uzatıyor

Bu araştırma bilinenlerin tam aksi...
ABD'de yapılan araştırmada, stresli anlarda üretilen ısı şoku proteininin hücreleri yenilediği ortaya çıktı
Amerikan Psikoloji Derneği'nin yaptığı araştırmanın sonucu, stresle ilgili bugüne kadar bilinenlerin aksini söylüyor. Stresin insan ömrünü 5 ile 10 yıl arasında artırdığını ifade eden bilimadamları, stresi yenmek için başvurulan türlü yollardan vazgeçmemiz gerektiğini belirtti. İngiliz Daily Mail gazetesine konuşan "Stres Hakkındaki Gerçek" kitabının yazarı İngiliz stres uzmanı Angela Patmore, "Anti-aging (yaşlanmayı geciktirme) üzerine yapılan son araştırma, meşgul olduğumuzda ısı şoku proteini üretiyor. Bunlar hücrelerimizi yenileyerek hayatımızı uzatıyor" dedi. İngiliz uzman danışman Liz Tucker de aynı görüşü paylaştı: "İnsanların stresten anladığı, yani baskı altında olmak hayatta olmanın bir parçası."

Boyun fıtığına karşı egzersiz

Buca Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi Nöroşirürji Uzmanı Opr. Dr. Ali Samancıoğlu, egzersizlerin boyun ve sırt kaslarını kuvvetli tuttuğunu, egzersiz yapmayanların boyun fıtığına yakalanma riskinin yüksek olduğunu söyledi.

Opr. Dr. Samancıoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, meslekleri gereği uzun süre aynı pozisyonda hareket etmeden çalışanların boyun fıtığına yakalanma riskinin oldukça yüksek olduğunu, sekreter, büro memuru ve bilgisayar başında saatlerini harcayan meslek grubu üyelerinin günde mutlaka belli bir süre egzersize vakit ayırması gerektiğini söyledi.

Az hareket edilen bir işte çalışanların çoğunun ilerleyen yaşlarda boyun fıtığına yakalandığını belirten Samancıoğlu, herkese her gün düzenli egzersiz yapmalarını önerdi.

-''BOYUN AĞRISI EN SIK RASTLANAN ŞİKAYETLER ARASINDA''-

Hastanelere başvuru sebepleri arasında en sık rastlananın baş ve bel ağrısından sonra boyun ağrısı olduğuna dikkati çeken Opr. Dr. Samancıoğlu, boyun fıtığına çalışma koşulları kadar spor yapmamanın da neden olduğunu ifade etti.

Boyun bölgesindeki omurların kafatasını taşımak ve vücudun dikliğini sağlamakla görevli olduğunu kaydeden Samancıoğlu, omurga kemiklerinin etrafında yer alan adale gruplarının görevinin baş ve boyun hareketlerinin yapılmasını sağlamak olduğunu söyledi.

Kişinin boyun kaslarının karşılayabileceğinden daha fazla kuvvete maruz kaldığı travma, ters hareket, ağır yük kaldırma gibi durumlarda adalenin yükü karşılayamadığı için yükün omurga kemiklerine bindiğini belirten Samancıoğlu, şöyle konuştu:

''Görevi sadece kafatasını taşımak ve vücudun postürünü sağlamak olan omurga kemikleri bu fazla yük nedeniyle zorlanarak önce boyun bölgesinde başa veya sırta doğru ilerleyen ağrılar yapar. Bunlar uyarıcıdır, kişi duruma aldırış etmez, hala aynı fazla kuvvete maruz kalırsa omurgadaki zorlanma omurga kemikleri arasında hareketi kolaylaştıran disk adını verdiğimiz kıkırdağımsı yapıyı da zorlar. Bu durumda kişinin ağrı şikayetleri artar, boyun hareketleriyle artan ağrılar ve boyun sertleşmesi, tutulması, hareket kısıtlılığı gelişir. Kişi halen önlem almazsa diskte fazla yüke bağlı fıtıklaşma başlar

Yüksek ateş nasıl düşürülür?

Ateş nasıl ölçülür ve nasıl düşürülür? Ne zaman doktora başvurmak gerekir? Sorularınızın cevabı burada...

Yüksek ateş anne babaların en tedirgin eden hastalık belirtilerinden biridir. Çocuğunuz size her zaman alıştığınızdan daha sıcak geliyorsa ısısını ölçerek tam bir ölçüm yapmanız gerekir. Genellikle ateş olarak kabul edilen derece 38ºC’nin üzerindeki değerlerdir. Özellikle küçük çocuklarda ateşi kontrol altına almak önemlidir.

Ateş nasıl ölçülür?
Kulak, dil altı, popo ve koltuk altı ateş ölçme noktalarıdır. Koltuk altı ölçümleri diğer ölçümlere göre 0,5ºC derece daha düşüktür. 2-2,5 yaşından küçük çocuklarda dil altından ölçüm yapmak teknik olarak biraz zordur. Kulak dereceleri saniyeler içinde güvenilir ölçümler yapabilmektedir. Ancak ucunun bebeğinizin kulak kanalına iyi oturduğundan emin olmanız gerekir. Evinizde mutlaka rahat kullanabileceğiniz bir dereceniz olmalıdır. Bu derece ile çocuğunuz ateşli değilken birkaç sefer ölçüm yapıp normal vücut sıcaklığını kaydetmekte yarar var.

Kaç derece yüksek ateş demektir?
Her seviyedeki ateş tehlikeli sayılmaz. Kabul edilen ateş sınırları şöyle:
Ateşsiz: 34,4-37,9
Ateşli: 38,0-39,9
Yüksek ateşli: 40,0 ve yukarısı
Eğer çocuğunuzun ateşi yoksa fakat hasta görüntüsünü korumaya devam ediyorsa bir saat içinde ateşini bir daha ölçün. Eğer çocuğunuzun ateşi 38,0 ile 39,9 arası ise ateş düşürmek için önlem alın. Çoçuğunuzun ateşi 40 derece ve yukarıdaysa hemen doktorunuzla konuşun.

Ateşi nasıl düşürülür?
Eğer çocuğunuz üç aydan daha küçükse hemen doktorunuza başvurmanız gerekir. Ancak, bu arada bebeğin üzerini açarak bekleyin ve 15 dakika sonra tekrar ateşini kontrol edin. Eğer çocuğunuz üç aydan büyükse aşağıda yöntemleri uygulayabilirsiniz.

1. Çocuğunuzun üstünü açın
Çocuğunuzun ateşi çıkarken titremesi son derece normaldir. “Üşüttüğü için ateşi çıktı” diye üzerini örtmeyin. Kalın giysiler vücut sıcaklığını dışarı geçirmeyerek çocuğunuzun ateşinin daha da yükselmesine neden olur. Eğer çocuğunuz titriyorsa, onu bir çarşaf veya ince bir havluya sarın.

2. Ilık duş
Üzerini açmanıza rağmen çocuğunuzun ateşi 39ºC’nin üzerine çıkıyorsa hemen doktorunuzu arayın. Bu arada ısıyı hızla düşürmenin yolu da ılık duşa sokmak veya ılık, ıslak havlu ile kompres yapmaktadır. Çocuğunuza ılık duş yaptırırken:
Küveti ılık su ile doldurun.
Çocuğunuzu 15-20 dakika suyun içinde oturtun. Arkaya doğru yatmasına izin vermeyin. Suyu çocuğunuzun kafasından aşağıya dökmeyin. Bir süngeri ıslatarak onu çocuğunuzun vücudunun etrafında gezdirin.
Büyük bir havluyu ılık su ile ıslatıp tüm vücudunu havluya sarın. Sadece eklem yerlerine ılık su ile kompres yapmak yetersiz kalır.
Kesinlikle alkollü kompreslerle ateşi düşürmeye çalışmayın.
Çocuğunuz titremeye başladığı zaman, onu küvetten çıkarın ve bir havlu veya ince bir çarşafa sarın.

3. İlaç tedavisi (Parasetamol)
Parasetamol, “Asprin içermeyen ağrı kesicilerde” bulunan aktif maddedir. Çocukluk döneminde tercih edilen ateş düşürücüler bu maddeyi içermektedir. Çocuklarda hiçbir zaman asprin ateş düşürücü olarak kullanılmamalıdır. Parasetamol 4-6 saatte bir verilir. Ateş parasetamole rağmen 38,5ºC’nin üzerinde seyrederse doz aralığını 4 saatten 3 saate almak gerekir. Bu durumda ikinci bir ilaçla parasetamolü dönüşümlü bir şekilde kullanmak gerekir.

Üç aydan küçük çocuğunuz ateşlenirse...
Yeni doğan dönemdeki bebeklerde enfeksiyonla savaşma yeteneği kısıtlı olduğundan ciddi enfeksiyonlar gelişebilir. Bebeğinizin ateşi 38ºC’nin üzerine çıkarsa, doktoru acilen arayın. Doktora danışmadan ilaç vermeyin. Ateş yükselirse ve kontrol altına alınamıyorsa bebeğinizi teşekküllü bir hastanenin acil bölümüne götürebilirsiniz.

Üç aydan büyük çocuğunuz ateşlenirse...
Ateş, vücudun enfeksiyonlarla savaşma yöntemlerinden biridir. Çocuğunuzun her ateşi çıktığında doktoru görmenizi gerektirecek bir durum olmayabilir. Dikkatli olmak koşuluyla kendi başınıza da çocuğunuzun ateşini kontrol altına alabilirsiniz.

Hangi durumlarda doktoru aramanız gerekir?
Eğer orta dereceli ateş (38,0 - 39,9) 24 saatten daha uzun sürerse ve ateşten başka burun akıntısı veya öksürük gibi başka hastalık belirtileri yoksa doktorunuzu arayabilirsiniz. Bu durumda ateşin nereden kaynaklandığını bulmak gerekebilir.
Eğer ateşi orta derecede 48 saatten (2 tam gece ve gündüz) daha uzun sürer ve ateş düşürücü ilaçlarla bile düşmezse doktorunuzla konuşun...

El, ayak ve ağız hastalığı can alıyor

Bebeklerde ve çocuklarda daha çok görülen el, ayak ve ağız hastalığı Çin’i tehdit etmeye devam ediyor.

Çin’de yılın başından beri 18 çocuğun bu hastalıktan öldüğü bildirildi. Çin Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, son üç ay içinde ülkede Tibet hariç, 30 eyalet ve özerk bölgede 41 bin 846 el, ayak ve ağız hastalığı vakası görüldüğü belirtildi. Hastaların yüzde 94’ünün beş yaşın altında olduğu ve yüzde 75’ine EV71 virüsü bulaştığı ifade edildi. Ülkede geçen yıl aynı dönemde açıklanan vaka sayısı bunun yarısı kadardı.

Pekin’deki Ditan Hastanesi doktorlarından Li Şinvang, bu hastalığın daha çok mayıs ile temmuz ayları arasında yaygın olduğuna işaret ederek, bu yıl erkenden bu rakama ulaşılmasının son yıllardaki ortalamayı artıracağını ve bunun da hava sıcaklığındaki dalgalanmalardan kaynaklandığını savundu. Devlet medyası, 2007 yılında Çin’de 80 bin el, ayak ve ağız hastalığı vakası görüldüğünü ve 17 kişinin bu hastalıktan öldüğünü duyurmuştu. Geçen yıl ise 27 bin vaka görülürken, salgından en çok etkilenen doğudaki Anhui eyaletinde 26 ölüm olayı meydana gelmişti. 2008’de ülke genelinde ölenlerin sayısı hakkında bilgi verilmedi.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Hızlı sonuç veren estetikler

En yakın arkadaşınız 10 yaş genç ve 10 kilo daha az görünmesine rağmen, estetik yaptırmadığına yemin ediyorsa ona inanabilirsiniz.

Çünkü estetik kategorisine sokulması zor yeni operasyonların işlem süreleri kısa, etkileri güçlü. İyileşme dönemleri ise zahmetsiz. Tam da, bu yazı çok daha formda ve genç karşılamak isteyenlerin ihtiyaç duyduğu gibi...

Bilenler bilir; estetik operasyonlarının dönemi kış mevsimidir. Yağlar bu dönemde alınır, burunlar bu dönemde düzeltilir, ciltler güneşin kendisini bulutlar arkasına gizlediği dönemde gerilir. Bu durumun da temel iki nedeni vardır; ilki estetik operasyonların kısa dönemde yarattığı morluk ve şişlikleri kapalı giysiler arkasına saklayabilmek, ikincisi de güneşin yapılan izleri lekeye dönüştürmesini önlemek. Ama şimdi tüm bu anlattıklarımız geçmişte kalabilir. Çünkü yeni teknolojilerle uygulanan estetik operasyonların iyileşme dönemleri de oldukça kısa. Şimdi, yazı hayallerindeki vücut ve yüzle karşılamak isteyenlerin 'Peki bunlar hangileri?' diye sorduğunu duyabiliyoruz. O zaman hemen Superplast Estetik Cerrahi Merkezi'nden Estetik - Plastik ve Rekontrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Hüseyin Güner ve Op. Dr. Hasan Fındık'ın katkılarıyla hazırladığımız haberimize geçelim...

LİPOLİZLE İNCE AYAK BİLEKLERİ

Nedir?

Bacak güzelliğinin önemli bir sırrı da ince, zarif ayak bilekleri. Ancak bazı kadınlar ne kadar kilo verirlerse versinler, ayak bileklerini inceltemiyor bu bölgedeki yağlardan kurtulamıyorlar. İşte bu işlem de, bu bölgedeki yağların alınıp, ayak bileklerinin incelmesine olanak tanımak üzere geliştirilmiş.
Nasıl uygulanıyor? Öncelikle yapılacak işlem planlanıyor. Ve inceltilecek bölge işaretleniyor. Sonra özel solüsyonlarla yağ dokusu hücrelerinin eritilmesi sağlanıyor. Erimiş hücreler basınç uygulayan bir cihazla bölgeden uzaklaştırılıyor ve vücut tarafından atılması sağlanıyor.

Yazın alerjik hastalıklar artıyor

Yaz aylarının gelmesiyle birlikte alerjik hastalıklarda artış görülüyor. Bu hastalıklardan, özellikle astımlılar ve bünyesi alerjenlere zayıf olanlar etkileniyor.

Bahar aylarında başlayıp, yaz ortasına kadar devam eden dönem alerjik astım ve rinit tanılı kişilerde öksürük nefes darlığı, hapşırık krizleri, gözlerde sulanma gibi yakınmaların oluşmasına neden oluyor.

Polenler
Polen veya daha sık bilinen ismiyle çiçek tozları üreme amacıyla rüzgar veya böceklerle diğer bitkilere taşınır. Alerjik hastalıklar açısından asıl önem taşıyan 20-60 mikron büyüklüğündeki rüzgar ile çok uzak yerlere ulaşabilen tipleridir. Polenler kapı ve pencerelerden evin içine de girebilir. Astımdan daha çok alerjik rinit yakınmalarını şiddetlendirir. Yüksek binalarla çevrili oturum alanlarında deniz kenarına göre daha yoğun bulunurlar. Bu yüzden şehir içi yaşamı polenlere maruziyet açısından daha risklidir.

Bu dönemde önerdiğimiz korunma yolları ise ev kapı ve pencerelerinin kapalı olması, ev ve arabanızda polen filtresi bulunması, polenlerin havada yoğun olduğu sabahın erken saatlerinde dışarı çıkmamak, deniz kıyısında tatil yerlerini tercih etmek, güneş gözlüğü kullanmak, dış ortamdan ev ortamına geçince saçınıza yapışmış olabilecek polenlerden arınmak için saçlarınızı yıkamak ve kıyafetlerinizi yatak odanızın dışında bekletmek...

Küf mantarları
Küf mantarları sıcak ve nemli ortamlarda üreyen bir türdür. Genel olarak yaz ve sonbaharda üremeleri artar. Ev içinde nemli, havalanmayan ve karanlık odalarda sık gözlenir. Pencere kenarları, duş ve musluk yakınlarında daha çok üreyebilirler.
Ev dışında nemli ortam ve çok ağaçlıklı alanlardan uzak durmalı, ahır, kümes gibi havasız ortamlara girmemeli ve evinizin yakınındaki işlevsiz su birikintisi ve kanalları kaldırılmalıdır.
Ev içindeki önlemler ise ev içi nem %50’nin altında tutulmalıdır. Nemli duvarlar seyreltilmiş çamaşır suyu ile yıkanmalıdır, ev içinde fazla saksı bitkisi tutulmamalı ve banyo, tuvalet ve duş alanları ıslak ve kirli bırakılmamalıdır.

Bunların yanı sıra yaz mevsimi, astımlı hastalar için en uygun olan ve önerilen yüzme sporu için ideal bir dönemdir. Yüzme göğüs kafesi çevresindeki solunum kaslarının güçlendirdiğinden oldukça faydalıdır. Astımı olan hastalar özellikle açık havuz ve denizde yüzmeyi tercih etmelidir. Çünkü kapalı alanlardaki yüzme havuzları temizliğinde kullanılan kimyasal maddeler duyarlı astımlılarda solunum zorluğu doğurabilir.

Kurdeşen ve egzama
Kurdeşen, ürtiker olarak tanımlanan deride hafif kabarık, pembe-kırmızı renkte ve genellikle kaşıntılı lezyonlardır. Üzerine basıldığında ise renk solar. Vücudun herhangi bir yerinde tek tek veya birleşmiş olarak oluşabilir.

Ürtiker her yaş grubunda görülebilir. Bu hastaların kendileri veya aile öykülerinde alerji varlığı saptanır. Pek çok nedene bağlı gelişebilen ürtiker yaz aylarında sıklıkla güneş alerjisi olarak karşımıza çıkar. Bu durum güneş ışınlarına maruz kalınınca gelişir. Önce kaşıntı ve ardınan kızarıklık ve deride kabarma gözlenir. Tedavisinde güneşten sakınmak çok önemlidir. Antihistaminik ilaçlar kullanılır.

Atopik dermatit – egzema – ise alerji öyküsü olduğu bilinen kişilerde kronik ve yinelenen bir durumdur. Genellikle çocuk yaşlarda sıktır ve temel özelliği gün içinde başlayıp gece şiddetlenen kaşıntıdır. Erişkinlerde sıklıkla deride tahriş yapabilen losyon, parfümlü sabun, deterjan gibi maddelerin kullanımıdır. Yaz aylarında da güneşten koruyucu ürünlerde fazla katkı maddesi olması, deniz veya havuz suyunun soğukluğu bu durumu tetikleyebilir.

Koruyucu önlemler arasında terlemeyi önlemek, uzun kollu, bol ve açık renkte giysileri tercih etmek, ani ısı değişiklerinden kaçınmak, katkı maddesi yoğun olan vücut ürünlerinden kaçınmak, gerektiğinde yakınmaları kontrol etmek için antihistaminik ilaçlar, kortizonlu pomatlar veya deri kuruluğunu azaltacak yağlar kullanılmalıdır. Yaz aylarında deniz ürünleri, kabuklu deniz ürünleri, değişik soslar ve mayalı içkilerin tüketiminde de dikkatli olmalıyız.

Arı sokması
Yaban arıları veya bal arılarının sokması sonucu o alanda ağrı, kızarıklık ve şişme gibi kendiliğinden gerileyen lokal bir reaksiyon gelişebildiği gibi, anaflaksi denilen ve sokulan kişinin ölümüne yol açabilen bir reaksiyon da doğabilir. Anaflaksik reaksiyonlarda deride yaygın şişlik, deri altında ödem, nefes darlığı ve dolaşım bozukluğuna bağlı şok tablosu gelişir. Özellikle baş ve boyundan arı sokmalarında anaflaksi gelişme olasılığı daha yüksektir.

Arı soktuğunda yapılması gerekenler deriye takılı kalan iğnenin ezilmeden özenle çıkarılması, sokulan bölgenin bol su ve sabunla yıkanması, sulandırılmış amonyak ile dezenfekte edilmesi, sokulan yere buz uygulanması, gerektiğinde kortizon ve antihistaminik veya adrenalin içerikli ilaçların uygulanmasıdır. Anaflaksi benzeri bulgular gösteren kişilerin ise en kısa zamanda bir sağlık kurumuna ulaştırılması gerekir.

Yaz aylarında sık gözlenen arı sokmalarından korunmak için ise arıların bulunabileceği yerlerde uzun kollu gömlek ve pantolon tercih edin, parlak ve canlı renkte giysilerden kaçının, açıkta yemek yemeyin ve açıkta yemek bırakmayın, çöplerinizi evin dışına alın, bahçe işleri yapacaksanız eldiven kullanın ve bahçeye yalınayak basmayın, parfüm kullanmayın, arabanıza bindiğinizde arı olmadığından emin olun.

Gizli şeker nedir?

Tıbbi olarak pre-diyabet denilen “gizli şeker”, diyabet öncesi anlamına gelir. Diyabet öncesi bu dönemdeki bireyler, gizli şeker hastası kabul edilir. Gizli şekerin, diyabete dönüşmemesi için bu kişilerin kilo vermesi, sağlıklı beslenmesi, egzersiz yapması ve endokrin uzmanına danışması gerekir

Tıbbi olarak pre-diyabet denilen “gizli şeker”, diyabet öncesi anlamına gelir. Diyabet öncesi bu dönemdeki bu bireyler, gizli şeker hastası kabul edilir. Yani bu durumun şeker hastalığına dönüşmemesi için önlem alınabilecek dönemdir ve önemlidir, çünkü gizli şekeri olan kişiler şeker hastası olma ihtimali yüksek olan kişilerdir.
Gizli şekerin, şeker hastalığına dönüşmemesi için bu kişilerin kilo vermesi, sağlıklı beslenmesi, egzersiz yapması ve endokrin uzmanının önereceği bazı ilaçları kullanması gerekir.
Gizli şeker hastası olan bireyler yaşam tarzlarını değiştirerek diyabetli olmayı önleyebilir ve geciktirebilirler. Bazı çalışmalara göre gizli şekeri olan birçok kişide 10 yıl sonra tip 2 diyabet geliştiği saptanıyor. Bu bireyler diyabeti önleme programın aktarılarak yaşam şeklini değiştirirlerse diyabet gelişme oranı oldukça azalabiliyor.
Kalp hastalığı riski artıyor
Gizli şekeri olan bireylerde kalp ve damar hastalığı riski kan şekeri normal olan bireylere kıyasla 1.5 kat daha fazla diye bildiriliyor, bu oran diyabetli bireylerde ise 2 -4 kat daha fazla olabiliyor. Gizli şekeriniz varsa kalp ve damar hastalıkları yönünden de tedbirli olmanız gerekiyor


Kimler risk altında?
Vücut ağırlığınız normalin üzerinde ise ve 45 yaşın üstündeyseniz pre-diyabetli olup olmadığınızı öğrenmek için test yaptırabilirsiniz. Eğer vücut ağırlığınız normalse ve 45 yaş civarında iseniz testi yaptırmanın sizin için gerekliliğini hekime danışabilirsiniz. 45 yaşından genç erişkinlerde ve şişman bireylerde diyabet ve pre-diyabet yönünden risk faktörleri önemlidir. Bu risk faktörleri: Yüksek tansiyon, düşük HDL - kolesterol düzeyi, yüksek trigliserid düzeyi, ailede diyabet varlığı, gestasyonel diyabet, 4,5 kg üzerinde bebek doğumu öyküsüdür. Gizli şeker saptanmamış olmasına karşın risk faktörlerine sahipseniz her üç yılda bir test yaptırmalısınız. Eğer gizli şeker varsa tip 2 diyabetin tespiti için her bir - iki yılda bir test yaptırmanız öneriliyor.
- Açlık kan şekeri 100 ile 126 mg/dl arasında ise gizli şeker tanısı için mutlaka bir endokrinoloji uzmanı ile görüşün.
- Ancak açlık kan şekeri bazen normal yani 100 mg/dl’nin altında olduğu halde OGTT denilen şeker yükleme testi sırasında 2. saat kan şekeri 140 -200 mg/dl arasında çıkması da sizde gizli şeker olduğuna işarettir.


Gizli şeker şüphesi uyandıran durumlar
- Devamlı tatlı yeme isteği, açlık atakları, tatlı krizleri
- Gebelikte kan şekerinin bozulması
- Son zamanlarda aşırı kilo alma veya zayıflama
- Şeker düşmeleri olması
- Gündüzleri uyuklama olması
- Öfkelenme, birden sinirlenme
- Terlemenin artması, gece terleme, gece baş terlemesi
- Halsizlik, yorgunluk, sıkıntı olması, psikolojik değişiklik
- Anne, baba veya kardeşlerde şeker hastalığı olması ve hızlı kilo alma, ağız kuruması, çok su içme, çok idrara gitme


Gizli şekeri olan nasıl beslenmeli?* Sağlıklı beslenmeyi öğrenmeli ve bir beslenme uzmanına başvurmalı.
* Karbonhidrat kaynaklarını öğrenmeli ve karbonhidrat alımını dengelemeli.
* Yediğimiz tüm karbonhidratlar şekere dönüşür, ancak kompleks karbonhidratların şekere parçalanma hızı yavaş olduğundan kan şekerini daha geç ve daha yavaş yükseltirler.
Basit karbonhidratlar: Çay şekeri, reçel, bal, marmelat, pekmez, hazır meyve suları, pasta, kek, tatlı, şekerli bisküvi, çikolata, helva gibi yiyeceklerdir.
Kompleks karbonhidratlar: Sebze, meyve (mümkünse kabuklu yenmeli) tam tahıllı ekmek, kabuklu pirinç, bulgur pilavı, makarna, çorba, kuru baklagiller gibi yiyeceklerdir
*Proteinli besinlerde karbonhidratın şekere dönüşüp bağırsaktan kana hızlı geçerek kan şekerini yükselt-mesini yavaşlatır. Bu yüzden meyve ile birlikte proteinli besin yemek daha iyidir. Özellikle ara öğünler-de aç karnına meyve yenmemelidir. Meyve ile süt veya yaran veya fındık veya pey-nir ekmek yenebilir.
* Ana ve ara öğün-lerle desteklenmiş bir program olmalı
* Karbonhidrat alımı ile birlikte yağ alımı da kısıtlanmalı
* Dengeli beslenme ve egzersizle fazla kiloları vermeli
* Düzenli egzersiz yapılmalı
* Alkol azaltılmalı
* Light ve diyabetik ürünler kontrolsüz yenmemeli, çünkü light yoğurdun içindeki yağ miktarı azdır, ancak kalorisi vardır. Diyabetik üründe şeker olma-yabilir, ancak içinde bulunan un, yağ veya meyve şekeri kan yağlarının kontrol altına alınması için uygun olmayabilir. Yediğiniz tüm miktarların size uygunluğunu mutlaka beslenme uzmanına danışmaya çalışın.

Sağlıklı yaşam için ceviz tüketin

Sofralarımızda sıkça yer verdiğimiz, tatlılarımızın vazgeçilmez malzemesi ceviz, kabuğuyla, içiyle, hatta perde tabir edilen iç bölümünde yer alan odunsu zarlarıyla pek çok hastalığın tedavisine destek oluyor.

Sağlıklı Beslenme Uzmanı Dr. Dilek Polat, cevizin cilt rahatsızlıklarından saç dökülmesine, tiroit hastalıklarından ağız kokusuna kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılabileceğini belirtti.

Dr. Polat, kalp sağlığı açısından büyük önem taşıyan doymamış yağ asitlerini yüksek düzeyde içeren cevizin, kolesterol birikimini ve damar sertliğini önleyici etkisinin halk arasında artık daha iyi bilindiğini, bu nedenle damak zevkinin yanı sıra, birçok insanın sağlık nedenleriyle ceviz tüketmeye başladığını söyledi.

"Doğanın mucizelerinden" cevizin farklı kullanımının ise iyi bilinmediğini ifade eden Polat, yaş ve kuru ceviz kabuklarının basit işlemlerle çok etkili sonuçlar vereceğini kaydetti.

Güneş gözlüğü alırken dikkat

SERTİFİKALI OLMALI
Güneş gözlüğü alırken ultraviyole ışınları yüzde 100 engelleyen gözlüklerin seçilmesi gerektiğini belirten Göz Hastalıkları Uzmanı Opr. Dr. Onursal Gözkaya ise, “Güneş gözlüklerinin mutlaka yetkili firmalardan alınmasına ve UV ışınlarının engellediğini belirten sertifikaları olmasına dikkat edilmelidir. İşporta ve benzeri yerlerden alınan gözlükler, göz sağlığı açısından oldukça zararlı” dedi. Özel bir hastanede görev yapan Dr. Gözkaya, Antalya gibi sıcak kentlerde mutlaka güneş gözlüğü kullanılması gerektiğini söyledi.

9 Haziran 2009 Salı

Zayıflama tekniği-şınav çekin

Uzmanlar, göbek eritmek için şınav çekmenin daha etkili olduğunu açıkladı.

ABD’NİN en çok satan dergilerinden Newsweek, son sayısında, dünyada milyarca insanın hergün düz bir karın için çektiği mekiğe yer verdi. Uzman doktorlarla konuşan dergi, okuyucularına “mekik çekmeyin” uyarısında bulundu. Kanada’daki Waterloo Üniversitesi omurilik biomekaniği uzmanı Stuart McGill, “Omurilikteki her diskin içinde sıvımsı bir hücre çekirdeği bulunuyor. Çekirdek, her mekikte diske yaklaşarak onun esnemesine ve şişmesine neden oluyor. Bu da aşırı sırt ağrılarına, omurilik zedelenmesine neden olabiliyor” dedi.

Zorlama zararlı

Teksas Sırt Ağrıları Enstitüsü Başkanı Dr. Richard Guyer de “Mekik çekmek, sırtınızın en hassas noktasına baskı uygulanmasına neden olur. Bu bölge, vücutta en çok sinir hücresi bulunan bölge. Bu kısmı korumanız gerekirken baskı uygularsanız, kendinize en büyük kötülüğü yapmış olursunuz” diye konuştu. Guyer’e göre, bir kası ya da vücut bölgesini çalıştırmanın en iyi yolu, o kastan “yapması beklenen hareketleri, en üst sınırlarına kadar zorlamak. Buna göre mekik çekerken, omurilik eğilip kalkıyor. Öte yandan omuriliğin yapması gereken şey dik durmak, yani mekik çekmek insanın ”doğasına“ da aykırı. Uzmanlar bunun yerine, şınav çekmeyi öneriyor. Şınav çekerken, karın bölgesine, bacakların önüne ve sırta baskı uygulanıyor. Tüm bu hareketler de bu kaslardan beklenen hareketler. Sırt sağlığı ve düz bir karına sahip olmanın en sağlıklı yollarından bir başkası ise yere yatarak bacaklarınızı olabildiğince havaya kaldırmak olabilir. Daha sonra da yere bir santim kadar indirip kaldırmak.

Rus bilim adamları domuz gribi aşısı için çalışacak

Rus bilimadamları domuz gribi aşısı geliştirecek.
Rusya İvanovskiy Viroloji Enstitüsü Başkanı, uzmanların aşıyı geliştirmesi için gerekli koşulların oluştuğunu ve çalışmaların en kısa sürede başlayacağını kaydetti.
Öte yandan Rusya'da ikinci domuz gribi vakası tespit edildi.
Dominik Cumhuriyeti'nden gelen ve Rusya'nın Kaluga bölgesinde yaşayan bir kişide yapılan test sonucunda H1N1 virüsüne rastlandı.
Domuz gribi, ABD'de de 1 kişinin daha ölümüne yol açtı.
New York'ta 50'li yaşlardaki bir kadın domuz gribinden öldü.
New York'ta geçen hafta da bir okulun müdür yardımcısı domuz gribinden hayatını kaybetmişti.
Çin'in başkenti Pekin'de ise, 5'inci H1N1 gribi vakası tespit edildi. Bu, ülkede kesinleşen 9'uncu vaka oldu.
Uzmanlar, domuz gribi virüsü H1N1'in kuş gribi virüsü H5N1 ile birleşmesi halinde durumun çok daha tehlikeli hale geleceği uyarısında bulundu.

Beyin kanserine lazer tedavisi

Ameliyata girecek olan Ruth Perko çok kaygılı. Eşi, onu ameliyatın başarılı geçeceğine inandırmaya çalışıyor. Perko, daha önce de beynindeki tümörü hedef alan tedavileri denemiş ancak kanser, her seferinde geri dönmüştü. Ancak Ohio eyaletindeki Cleveland Kliniği'nde cerrahlar, Perko'nun kafatasının altına inip tümörü hedef alacak özel olarak tasarlanmış bir lazer aygıtı kullanıyor. Cleveland Kliniği'nden Doktor Gene Barnett şöyle konuşuyor: "Bu aygıt, lazeri faklı yönlere çevirmemizi ve beynin hastalıklı olmayan kısımlarını koruyarak tümörün yayıldığı bölgeleri hedef almamızı sağlıyor."
Doktorlar, bu yeni lazer sistemini, manyetik rezonans görüntüleme cihazıyla kullanıyor. MR görüntüleri, cerrahların lazeri sadece tümöre doğrultmalarını sağlıyor. Lazer, tümörlü dokuları yakıp yok ediyor. Doktor Stephen Jones şöyle açıklıyor: "Hastanın beynini MR cihazında izlerken tümördeki ısı değişikliklerini saniye saniye izleyebiliyoruz. Bundan daha da iyisi, tümörü yok ettiğimizi görüyoruz."
Sadece tümörlü hücreleri öldürmek isteyen cerrahlar, lazerle tümöre adeta ateş ediyor. Doktor Barnett ısı dalgasının yükselerek lazerin normal dokulara da hasar vermeye başlayacağı noktada cihazı durdurduklarını söylüyor. Lazer kullanılmadan önceki tümörlü bölgede kanser tamamen ortadan kaldırılıyor. Deney aşamasında olan bu tedavi yöntemi küçük bir grup hastada başarıyla kullanılmış. Uzmanlar, hükümetin onayını aldıktan sonra ameliyatla temizlenmesi mümkün olmayan kanserli dokuların tedavisinde bu yeni lazer yöntemini kullanmayı umuyor

Keneden korunma yolları

Bu yılın ilk 5 aylık döneminde 87 kişiyi tehdit eden ve 6 kişinin ölümüne neden olan kene, her gün kendine yeni bir kurban buluyor. Kene özellikle tarla, bahçe işiyle uğraşanlara daha çok bulaşıyor.
Uçma özelliği olmadığı için yerde gezen keneler, vücuda yapışmak için ayakları seçiyorlar.
60'a yakın kene türü içinde insanları zehirleyen yalnızca 2 kene var. Bunlarda vücuda yapıştıklarında bir acı hissi vermiyor. Ancak 1 haftalık kuluçka evresinden sonra grip belirtileri vermeye başlıyor.
Kenenin öldürücü zehrinden korunmak için en kısa zamanda uygun şekilde vücuttan çıkarmakta fayda var.
Ancak en kötüsü keneyi çıkarmak için üzerine bir madde dökmek.
Uzmanlar, tedavide erken müdahalenin önemine değiniyorlar. Zira sağlık kuruluşlarına geç başvuru yaşam şansını azaltıyor.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Türkiye'de her yıl 3 bin çocuk kanser kıskacında

ANKARA (A.A) - Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği (TPOG) Başkanı Prof. Dr. İnci İlhan, "Türkiye'de her yıl yaklaşık 2 bin 500-3 bin çocuk kanser tanısı alıyor. Çocukluk çağı kanserlerinin yüzde 24'ünü lösemiler, yüzde 20'sini lenfomalar ve yüzde 14'ünü santral sinir sistemi tümörleri oluşturuyor" dedi.

Çocuklarda görülen kanser tiplerinin, dağılım, tedaviye yanıt oranı ve uzun süre sağ kalım açısından erişkinlerden farklılık gösterdiğine işaret eden Prof. Dr. İlhan, kanser tanı ve tedavisindeki gelişmeler sonucunda, çocukluk çağı kanserlerinde 1960'larda yüzde 20'lerde olan sağ kalım oranının, günümüzde yüzde 75'lerin üstünde olduğunu, Türkiye'de ise, çocukluk çağı kanserlerinin büyük kısmı ileri evrede başvurduğu için bu oranın yüzde 63'lerde kaldığını bildirdi. İlhan, "Bu geç başvurma, büyük çoğunlukla ailelerden kaynaklanan faktörlere bağlı olsa da hastayı ilk gören doktorun tanı koymadaki gecikmesi de diğer bir etkendir" diye konuştu.

-DOWN SENDROMUNDA LÖSEMİ RİSKİ-

Çocukluk çağı kanserlerinde, çeşitli genetik ve çevresel risk faktörlerinin rol oynadığını belirten İlhan, önemli risk faktörlerini, "Bazı doğumsal, kalıtsal bozukluklar ve hastalıklar, bağışıklık yetersizliği sendromları, çeşitli virüs enfeksiyonları, radyasyona ve bazı kimyasal maddelere maruz kalma, hamilelikte kullanılan kimi ilaçlar ve ailesel kanser sendromları" olarak açıkladı.

İlhan, bazı kalıtsal hastalıklarda kanser riskinin arttığına dikkat çekerek, şöyle devam etti: "Örneğin Down sendromlu bebeklerde lösemi riski fazladır. Nörofibromatoziste beyin tümörleri ve diğer bazı tümörlerin görülme riski artar. Bağışıklık sisteminin baskılandığı hastalarda özellikle lenfoid dokudan köken alan kanserlerin gelişme olasılığı artmıştır. Hepatit B ve C virüsü, karaciğer kanserlerine yol açabilir. Bu nedenle tüm çocukların Hepatit B aşısı olması çok önemlidir.
HIV enfeksiyonunun sık olduğu yörelerde çocuklarda Kaposi sarkomu ve lenfoma artmıştır. Ayrıca radyasyonun etkisi de göz önünde tutulmalıdır. 2. Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası sonrasında o bölgede çok sayıda kanser olguları saptanmıştır. Yine Çernobil'de nükleer kaza sonrasında, yakın bölgede yaşayan çocuklarda özellikle çocuklarda çok nadir görülen tiroid kanserlerinde artış tespit edilmiştir."

-BELİRTİLERE DİKKAT!-

Prof. Dr. İlhan, çocukluk çağı kanserlerinde erişkinlerde olduğu gibi yerleşmiş tarama testleri bulunmadığı için, erken tanı alabilmek için belirtilere dikkat edilmesi gerektiğini bildirdi ve uyarılarını şöyle sıraladı:"Boyun, koltuk altı ve kasık bölgesinde lenf bezlerinde şişliklerin dikkate alınması gerekir. Bunun dışında vücudun herhangi bir bölgesinde şişlik, solukluk, halsizlik, sık ateşlenme, ciltte morluklar-çürükler, burun ve diş eti kanamaları, baş ağrısı, kusma, ateşsiz havale geçirme, dengesizlik, yürüme-görme bozukluğu, kemik ve eklem ağrıları, enfeksiyon tedavisine rağmen devam eden öksürük ve nefes darlığı, gelişme geriliği, aşırı kilo kaybı, idrarda kan, idrar ve dışkılamada zorlanma, göz bebeğinde parlaklık, gözde kayma gibi belirtiler halinde hemen hekime başvurulmalı"

"Alzheimer, depresyonla karıştırılabiliyor''

ANKARA (A.A) - Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Zülküf Önal, Alzheimer hastalığının erken dönemde depresyon ile karıştırılabildiğini belirterek, ''Depresyon daha hızlı başlangıçlıdır ve hastaların geçmişlerinde benzer depresyon öyküsü bulunabilir. Oysa alzheimer sinsi seyirlidir. Hastalar bilmediklerini göstermemek için çaba sarf ederler, inkar süreci yaşarlar'' dedi.

Ufuk Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Mesa Hastanesi nöroloji uzmanı Önal, birden çok bilişsel alanda fonksiyonel bozukluğa yol açacak düzeyde bozulmanın ortaya çıktığı demans (bunama) durumunda, bellek kaybı ile beraber dile ilişkin konuşma bozukluğu, amaçlı etkinliklerin gerçekleştirilememesi veya beceriksizlik, tanıma yeteneğinde kötüleşme, yürütücü işlevlerde yetersizlik gibi sorunlar ortaya çıktığını bildirdi. Önal, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Alzheimer erken dönemde depresyon ile karıştırılabiliyor. Oysa depresyon daha hızlı başlangıçlıdır ve hastaların geçmişlerinde benzer depresyon öyküsü bulunabilir. Bu hastalar sorunlarını vurgularlar, sorulanlara 'bilmiyorum' cevabı verirler. Alzheimer ise sinsi seyirlidir. Hastalar bilmediklerini göstermemek için çaba sarf ederler, inkar süreci yaşarlar. Gün içinde duygusal durumları değişkenlik gösterir. Depresyon hastalarında ise bilişsel kayıp değişken düzeydedir. Depresif hastalar bir şeyler yapabilmek için az çaba gösterirler, bununla beraber yapmamaktan da sıkıntı duyarlar. Yakın ve uzak bellek kaybı bir aradadır. Alzheimerda ise uzak bellek daha geç etkilenirken yakın bellek kaybı ön plandadır. Depresif hastalarda depresif ruh hali ile bellek kaybı bir arada görülür. Kaygı bozukluğunun yanı sıra uyku ve iştah bozuklukları da ortaya çıkar.''

Alzheimer hastalığının orta evresinde ise yakın bellek, kavrama, oryantasyon ve dil bozukluğu, konum belirlemekte zorlanma, adres tarif edememe gibi sorunların ortaya çıktığını anlatan Önal, ''Bu dönemde hastalar temel günlük yaşam aktivitelerini sürdürebilmek için hatırlatıcı ip uçlarından yararlanmaya başlarlar. Alet kullanmaları gereken işleri yapamaz hale gelirler, eşyaları yanlış yerlere koyarlar. Hem eşyaları hem de kendileri kaybolabilir. Tek başlarına kalamazlar, sosyal ilişkilerden kaçınırlar. Hayal görme, ajitasyon, amaçsız gezinme, uykusuzluk, iç görü kaybı ortaya çıkar'' şeklinde konuştu.

Tedavide ilaçlı veya ilaçsız seçeneklerin bir arada değerlendirildiğini, ailenin de bilgilendirilip yönlendirilmesi gerektiğini ifade eden Önal, ''Hastanın yaşadığı ortam düzenlenmeli, değişken ortamlarda bulunmaları engellenmelidir. İlaç tedavisi için seçenekler belirlenmeli ve başka hastalıklar nedeniyle ilaç kullanılıyorlarsa ilaç etkileşimleri mutlaka dikkate alınmalıdır. Tanı ve tedavi konusunda nöroloji uzmanının takibinde olmakta yarar vardır'' dedi.

Domuz gribi mevsimsel gripten daha fazla bulaşıcı

ANKARA (İHA) - Domuz gribi virüsünün mevsimsel grip virüsünden daha fazla bulaşıcı olduğu bildirildi.

Mevsimsel grip virüsü toplum içinde her 10 kişiden birini infekte ederken, Meksika'da H1N1 domuz gribi virüsünün hasta kişilerle temas eden her 3 kişiden 1'ini enfekte ettiği bildirildi. Imperial College'den Prof. Dr. Neil Ferguson öncülüğünde yürütülen araştırma Science Dergisi'nde yayınlandı. Ferguson bu aşamada H1N1 virüsünün toplumdaki etkisini tam olarak tespit etmenin ise güç olduğunu kaydetti. Ferguson, çalışmanın sonuçlarına göre yeni H1N1 virüsünün etkilediği her bin kişiden 4 ila 14'ünün ölümüne neden olabileceğini tahmin edildiğini belirtti.

Dünya Sağlık Örgütü'nün yeni H1N1 virüsünün ihmal edilmemesi gerektiği görüşünün doğru bulduğunu dile getiren Ferguson, ancak bulguların şu anda yıkıcı bir gelişmeye gidişat olduğu görüşünü desteklemediğini kaydetti.

Genç nüfusun kalbi alarm veriyor

Türk Kardiyoloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Ömer Kozan, Türkiye'nin, Avrupa'da genç nüfusta kalp hastalığının en sık görüldüğü ülke olduğunu bildirdi.

Türkiye'de kalp hastalığında son yıllarda ciddi bir artış olduğuna ve kalp hastalığı yaşının da giderek düştüğüne dikkat çeken Kozan, genç nesilde kalp ve damar hastalığının görülme sıklığındaki yüksek oranın, o ülke için "kötü gidişin göstergesi" olduğunu vurguladı. Kozan, "Avrupa'da genç nüfusta kalp hastalığı en sık görülen ülkeyiz" diyerek, bu yükselişi durdurmak gerektiğini söyledi.

Akut koroner sendromlar ile ilgili Avrupa'daki derneklerle ortak bir çalışma başlattıklarını anlatan Kozan, Avrupa Birliği'nin de bu projeyi desteklediğini bildirdi. Kozan, projeye göre, kalp hastalarına acil müdahale konusunda ortak bir politika oluşturmanın amaçlandığına işaret ederek, şöyle dedi: "Kalp hastalarının büyük bölümü, geç kalmaktan ve farkında olamamaktan ölüyor. Zaman, kalp hastalarında hayat kurtarmaktadır. (Nasıl bir organizasyon yapalım, nasıl bir acil tedavi organize edelim ve sonra bunları hangi sistemle tedavi edelim) diye Avrupa Birliği destekli bu proje oluştu. Bütün Avrupa'yı ve Avrupa dışında bizim ülkemizi kapsayan bir projedir."

SİGARA VE FAST FOOD
Türkiye'de genç nüfusta kalp damar hastalığı görülme sıklığının nedenlerine de değinen Kozan, nedenlerden birini, "sigara kullanımı" diye vurguladı. Kozan, kahvehane ve lokanta gibi yerlerde 19 Temmuzdan itibaren başlayacak sigara yasağının önemine işaret ederek, "Yasağı uygulayan ülkelerde kalp hastalığında yüzde 50 oranında azalma olduğunu görüyoruz. Türkiye'de bu yasak yeni olduğu için verilere yansıma etkisini henüz göremedik" diye konuştu.

Beslenme alışkanlığının hızlı şekilde fast-fooda yönelmesinin de gençlerde kalp damar hastalığının artmasında etkisi olduğunu anlatan Kozan, "Giderek şişmanlayan bir toplum olduk" alarmı vererek, şöyle uyardı: "Yaşınız, cinsiyetiniz ve genetik yapınız dışında kalp hastalığına yol açan bütün etkileri değiştirmek sizin elinizdedir. Sigarayı bırakabilirsiniz. Kan basıncınızı, kan şekerinizi kontrol altına alabilirsiniz. Yürüyüşlerinizi yapabilirsiniz, kolesterolünüzü düzene koyabilirsiniz. Bütün bunların farkında olmadan bu risklerin üstüne gittiğiniz zaman, koroner arter hastalığına yakalanma riskinizi son derece artırıyorsunuz. Bu kadar önlenebilir risk faktörlerini halkınıza anlattığınız zaman, koroner arter hastalığını da o oranda azaltmış olursunuz."

NE BATIYA NE YURT DIŞINA
Kozan, ayrıca, Türkiye'nin girişimsel kardiyoloji tedavisinde, Avrupa'nın birçok ülkesinden iyi olduğuna işaret etti. Türkiye'deki kalp hastalarının tedavi için yurt dışına gitmesine gerek olmadığını vurgulayan Kozan, Türkiye'nin bütün bölgelerinde girişimsel kardiyoloji tedavisinin yapılabildiğini belirterek, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki kalp hastalarının da tedavi için batı büyükşehirlere gitmesine gerek olmadığını bildirdi.

Stres şeker hastalığı riskini arttırıyor

ANKARA (İHA) - ABD'de siyahi kadınlar üzerinde yürütülen bir araştırmada, stresin tip 2 şeker hastalığı gelişiminde anahtar rol oynayabileceği sonucuna ulaşıldı.

Çalışmanın bulguları Amerikan Psikosomatik Topluluğu'nun yıllık toplantısında tartışmaya sunuldu. Çalışma şeker hastalığı olmayan 62 sağlıklı siyahi kadının, kendileri için stres nedeni olan bazı olayları hatırlaması sağlanarak gerçekleştirildi. Bu sırada kadınların kanlarındaki şeker düzeyi ile stresle başa çıkma hormonu olan epinefrin düzeyi ölçümü yapıldı.

Stres nedeni olan olayı hatırladığında kan epinefrin düzeyi 25 pikogram/ml'nin üzeri olan ve bel çevresi kalınlığı yüksek olan kadınlarda, açlık kan şekeri düzeyinin daha yüksek olduğu bulgusuna ulaşıldı. Kan epinefrin düzeyi yüksek olan ve bel çevresi kalınlığı fazla olan kadınların, yapılan stres testi sonuçlarında da daha yüksek kan şeker düzeyine sahip oldukları gözlendi. Şeker hastalığının tanısı açlık kan şekeri düzeyinin 125 mg/dl'nin üzerinde olması ile konuluyor.

Sigara içen, çevresindekilere 10 kat zarar veriyor


Dünyada 1,2 milyar kişi sigara içiyor. Sigara içenlerin yüzde 47'si erkek, yüzde 12'si kadın. Bir yılda 5 milyon kişi sigaradan ölüyor. 2030 yılında 2 milyar sigara içicisi olacağı tahmin ediliyor. Bu da yılda 10 milyon kişinin sigaranın yarattığı hastalıklardan öleceği anlamına geliyor.

Acıbadem Bağdat Caddesi Tıp Merkezi'nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Nihal Özşeker, “Sigara içmek kişinin yalnız kendisine değil çevresine de zarar verir. Çevresel sigara dumanında kanser yapıcı maddeler sigaradan çekilenden 10 kat daha fazla bulunmuştur.'' dedi.

Sigarada 50 Kanser Yapıcı Madde Var
Çevresel sigara dumanı yani pasif içicilik yoluyla dünyada 600 bin kişi ölüyor. Ülkemizde ise her yıl 8 bin 750 kişi pasif içicilikten hayatını kaybediyor. Sigarada dört bin maddenin yanı sıra 50 tane karsinojen (kanser yapan) madde tespit edilmiştir. ABD'de pasif içiciliğin kanser yaptığı kanıtlanarak 1992'de yayınlanan bir raporla da açıklanmıştır. Pasif içicilik koroner arter riskini de artırıyor. Sigara içenlerle aynı ortamda yaşayanlar yüzde 20-50 daha fazla koroner arter hastası oluyor.

Türkiye Sigaraya 10 Milyar Dolar Harcıyor
Sigaraya bağlı olarak gelişen sağlık sorunları için Türkiye'nin harcadığı yıllık gider 8-10 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Tütün kontrolünde temel hedef sigara tüketimini hızla azaltmaktır. Bunun için yasalar çıkarılıyor ve bunu teşvik edici, hekim kontrolünde sigara bırakmayı sağlamaya yardımcı polikliniklerin oluşturulması hedefleniyor. Bu amaçla, sigara içenlere yönelik sağlık kontrollerinin yapılması, sigaraya bağlı herhangi bir hastalığı olup olmadığının tespit edilmesi, kontrol altına alınması ve kişiye özel tedavi programının oluşturulması gerekiyor.

Tiroid bezi, vücudun motoru

Milyonlarca kişi, teşhis edilmemiş tiroid hastalıkları yüzünden ciddi risk altında ….

Tiroid Farkındalık Haftası'nda, milyonlarca kişinin tedavi edilmemiş tiroid hastalıkları yüzünden ciddi risk altında olduğuna dikkat çeken Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Sadi Gündoğdu, “Kronik bir hastalık olduğu için sürekli takip gerektiren tedavileri vardır. Gerektiğinde ilaç tedavisi, gerektiğinde cerrahi tedavi, gerektiğinde de radyoiyot tedavisi uygulanır. Kemik erimesinin altında, şişmanlığın altında bu hastalık yatabilir. Diyetisyenle zayıflamaya çalışırken, tiroid ile ilgili bir problem yüzünden ölüm riski bile söz konusu olabilir” uyarısında bulundu. Prof. Dr. Gündoğdu, sorularımızı yanıtladı:

Tiroid deyince akla “guatr” geliyor. Guatr, özellikle ülkemizde çok mu yaygın?
Evet ama tiroid hastalıkları “guatr”dan ibaret değil. Guatr, bir iç salgı bezi olan tiroid bezinin büyümesine verilen addır. Tirodi bezinin büyümesinin ve fonksiyonlarının bozulmasının pek çok nedeni vardır. Ülkemiz açısından en temel nedeni iyot eksikliği! Avrupa'nın pek çok ülkesinde, Afrika'da da iyot eksikliği var. İyot, tiroid hormonu sentezinde kullanılıyor. İnsanlar bunu deniz ürünlerinden, sebzelerden, farklı besinlerden, sudan alıyor. Tiroid hormonlarının yapımının normal düzeyde olması için günlük iyot ihtiyacı kabaca 150 mikrogramdır ki, bu doğal olarak günlük tüketilen besinlerle alınıyor olmalıdır zaten. Normalde, İstanbul'da, hatta Türkiye'de iyot eksikliği yüzünden tiroid hastalıklarının bu boyutta olması da inanılmaz. Özellikle Karadeniz Bölgesi'nde, bazı sarp dağlık bölgelerde olabiliyor. İyot gıdalara ve suya karışmadan gidiyor. Bir de çok tüketilen karalahana, şalgam gibi besinlerin guatr yapıcı etkisi var. İyotun az veya çok alınması dışında, kalp ritmini düzenleyici bir ilaç psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar, bazı kimyasal maddeler, bazı mikroplar da tiroid işlevlerini bozabiliyor.

Kablosuz internet sağlığı bozuyor

İnternet olan her evde kablosuz bağlantı (Wi-Fi) standart oldu. Peki manyetik dalgalar bizi nasıl etkiliyor? Sağlığa zararlı mı? Fransa'da okul ve kütüphanelerde Wi-Fi'ın yasaklanmasının ardından tartışma alevlendi.
Bilim adamları son 15 yılda sayısı hızla artan telsiz telefonların, cep telefonlarının, mikrodalga fırınların, telefon baz istasyonlarının ve kablosuz internet bağlantılarının yaydığı elektromanyetik dalgalarının insanlar üzerindeki etkisini “Ne olacağını hiç kimse bilmiyor. Hepimiz tarihin en büyük biyolojik deneyinin bir parçasıyız” diyerek anlatıyor. Bugün sıradan bir yetişkin, dedesinin gençliğine göre 100 milyon kat daha fazla radyasyona maruz kalıyor. Yani bir şeylerin ters gitmesi kaçınılmaz. Cep telefonlarının, baz istasyonlarının zararları artık bilim dünyasında kabul ediliyor. Şimdi kablosuz internet bağlantıları ve telsiz telefonların da en az bunlar kadar tehlikeli olduğundan şüpheleniliyor.

Hücrede bozulma riski

Sigaranın, mikrodalga fırınların, cep telefonlarının zararları hep yıllar sonra ortaya çıktı. Kablosuz internet bağlantısı yanı Wi-Fi de şimdi aynı kaderi paylaşıyor. Wi-Fi'nin insan sağlığına olumsuz etkisi olabileceğini söyleyen uzmanların sayısı her geçen gün artıyor. Wi-Fi, telefon hattının geldiği kutuyu, radyo dalgalarıyla bilgisayara bağlıyor, böylece kişinin istediği yerden internete bağlanmasını sağlıyor. Ancak bu sırada yayılan dalgalar uzun süreli kullanımda hücrelerde, sinir sistemi ve beyinde olumsuz etki yaratma riski taşıyor. İngiltere'nin Sağlık Koruma Ajansı'nın Başkanı William Stewart, Wi-Fi'nın ölçülü kullanılması gerektiğini söylüyor ve hükümetleri bu konuyu araştırmaya davet ediyor. Radyasyonun beyin hücrelerini öldürdüğünü kanıtlayan İsveçli profesör Leif Salford ise Wi-Fi'nin radyasyon yaydığı için tehlikeli olduğunu hatırlatıyor. Avrupa Parlamentosu da 2008'de oyladığı bir kararla kablosuz iletişim araçlarının kullanımıyla ilgili önlemler alınmasını tavsiye etti. Hamile kadınların ve çocukların risk altında olduğunun altını çizdi. Dünyanın Wi-Fi ve radyasyon konusundaki en önemli uzmanlarıyla görüşen BBC'nın ünlü araştırma programı Panaroma, Wi-Fi bulunan bir sınıfta sinyal gücünün, cep telefonu baz istasyonlarından yayılan sinyalden 3 kat güçlü olduğunu ortaya çıkardı.

7 Haziran 2009 Pazar

Kanser tedavisinde devrim

RNA 129 adlı mikromolekülün şırıngayla kanser hücrelerine aktarılması durumunda bu hücrelerin 24 ila 48 saat içinde yok olduğu tespit edildi
Danimarka'nın ikinci büyük kenti Aarhus'ta bulunan Skejby Üniversite Hastanesi'nde kanser üzerinde araştırma yapan bilim insanları, kanser hücrelerini 48 saat içinde yok edecek yeni bir tedavi yöntemi geliştirdi.

Kopenhag Üniversitesi'nde araştırmacı olarak görev yapan Aslı Silahtaroğlu adlı Türk kadın profesörle çalışmalar da yapan Skejby Üniversite Hastanesi proföserlerinden Torben Örntoft, özellikle uzun yıllardır bilinen mikro moleküller etrafında bulunan bir mikromolekül tabaka üzerinde araştırma yaptıklarını söyledi.
Örntoft, RNA 129 adlı mikromolekülün şırıngayla kanser hücrelerine aktarılması durumunda kanserli hücrelerin 24 ila 48 saat içinde yok olduğunu tespit ettiklerini söyledi. Danimarkalı bilim insanlarının bu buluşunun özellikle mesane kanseriyle mücadelede etkili olacağı, ekibin kalın bağırsak kanserinde de aynı buluşu yaptığı bildirildi.

Japonya'da denenecek
RNA mikromoleküllerin bulunmasıyla müdahale edilecek moleküllerin belirlendiğine değinen Prof. Örntoft, bundan böyle bilinçli olarak kanser hücrelerinde yapılmak istenen müdahalede etkili olunacağını ifade etti.

Prof. Örntoft ayrıca, 10 yıl öncesine kadar söz konusu mikromoleküllerin kanserdeki öneminin bilinmediğini, şimdi ise birçok ülkede bilim adamlarının kanser tedavisinde bunun önemini kavradığını söyledi.
Danimarkalı bilim insanlarının, Amerika ve İngiltere'de yapılan konferanslarda elde ettikleri bu sonucu ortaya koydukları bildirildi.

Japonya'da bu konuda önde gelen bir kanser merkeziyle birlikte pratikte RNA 129 mikromolekülün kanserli hücreleri nasıl yok edeceği denemesinin yapılacağı kaydedildi.

Danimarkalı bilim insanlarının bu buluşu dün piyasaya çıkan “Molecular Cancer Research” dergisinin kapağında yayımlandı.
Programlı hücre ölümü sağlanıyor

Bilim Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gökhan Demir, RNA gen ekspresyonu olarak adlandırılan bu yöntemin 2000 yılında keşfedildiğini ve o günden bugüne pek çok araştırma başlatıldığını belirterek, şunları söyledi: “Onkoloji alanında RNA'yı hedefleyen tedavi yaklaşımları konusunda birtakım laboratuvar yöntemleri, son yıllarda çok araştırılıyor. Hatta bu konuda 2007'de biri İngiliz, diğeri Amerikalı iki araştırmacı Nobel ödülü aldı. Normalden fazla ya da az çalışan mikro RNA'lar var. Bunları kullanarak kanserli hücreyi yok etmek ya da suskun hale getirmek fikri ortaya çıktı. Bugün RNA molekülleri kullanılarak, ki mikro RNA'lar deniyor bunlara, kanserli hücrelerin içindeki birtakım genler kapatılıyor. Yani kanserli hücre ‘apoptosis' denilen programlı hücre ölümüne sokulabiliyor. Bu RNA bazlı ajanlar laboratuvar aşamasında çalışılıyor. Pek çok çalışma var ancak henüz tedavi amaçlı kullanılmaya başlanmadı. Ama çok önemli adımlar atılıyor. Çok yakın zamanda birtakım genetik tedavilerin onay alması öngörülüyor.” Son 3-4 yıldır öldürücü bir cilt kanseri olan “melanom” için insanlar üzerinde klinik çalışmaların da yapıldığını belirten Prof. Demir, laboratuvar düzeyinde de meme, akciğer, kolon (kalın bağırsak) kanserleri konusunda da umut verici çalışmaların sürdüğünü ekledi.
Daha çok erken

Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Demirkazık ise çalışmanın Cancer Research dergisinde yayımlanmasının insan üzerinde değil laboratuvar ortamında çalışıldığı anlamına geldiğini belirterek, “Bu aşamada umutlanmak için daha çok erken. Laboratuvar aşamasında çok umut veren çalışmaların çoğu klinik aşamaya geçildiği zaman başarısız oluyor” dedi. Bu hafta dünyanın en büyük kanser kongresi olan Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) Kongresi'nin yapılacağını hatırlatan Prof. Dr. Demirkazık, “En önemli bildiriler orada sunulacak. Eğer böyle bir çalışmayla ilgili sunum yapılırsa haberimiz olur. Oradan çıkan sonuçlar bizim için önemlidir” diye konuştu.

Sağlık efsaneleri

Bildiğiniz tüm sağlık efsanelerini çöpe atın... Bugüne kadar doğru sanıp uygulanan birçok sağlık yönteminin yanlış olduğu ortaya konuldu. İşte şimdiye dek kulağımıza çalınan ve doğruluğundan şüphe etmediğimiz sağlık efsaneleri....

LOŞ IŞIKTA BİRŞEYLER OKUMAK GÖRÜŞÜNÜZÜ KÖRELTİR
Herkes az ışıklı bir ortamda bir şeyler okumaya çalışmanın gözlere zararlı olduğuna inansa da durum, bilimsel olarak çok az bir doğrulamaya sahiptir. Karanlıkta okumak, gözlerinizi geçici olarak gerer ama gün ışığına çıktığınızda gözleriniz normal haline döner. Karanlıkta okumanın miyopu arttırdığı söylenir ama araştırmalara göre bu iddia doğru değil. Örnek olarak insanlar 70 yıl önce mum ışığında kitap okuyordu ya da ders çalışıyordu ancak kör olmuyorlardı.

SAYAÇ